huzma safada ma keder

9/11/2009 - Zordur İstanbulu Özlemek











Zordur İstanbul'u ozlemek. kagit kesigi gibi sizlar.Bazen "ulan kucucuk bir yara iste nedir ki" deseniz de, varligini hep hissettirir.İlaci yoktur, zehri kaniniza islemistir.                        
 
 Caddesi, sokagi, kosesi, berisi degildir ozlediginiz... Topyekun kendisidir... Gecenin bir yarisi kafaniz bozulunca bir dostun kapisini calabileceginiz yerdir. Baska yerde yok mudur oyle dostlar? Ne hikmetse yokturlar... Ya da sizde bir uyusmusluk, bir tutukluk vardir, misafirlige gidilen evde buzdolabini acamamak gibi kasilir kalirsiniz.
 
 Boyle hasretken, boyle yanmisken gidersiniz İstanbul'a... İciniz icinize sigmaz... "Yare geldim, koynuna geldim İstanbul'um" dersiniz en arabesk coskunuzla, ama bu kez baska birsey vardir sizi yaralayacak. "İstanbul'u icindeyken ozlemek" karmasasi...
 
 Degisen sey, sehrin cehresinden ziyade size kuskunlugudur. Onca hasretini cektiginiz dostlar, siz yokken de hayatlarindan birsey eksilmemis bicimde yasamislardir. Zira siz hepsinden, herseyden, sizi siz yapan tum birikimden uzakta yasarken, onlar sadece sizden ayri kalmislardir, derdinizi anlayamazlar. Yureginize bicak gibi giren sakalasmalar baslar: "Sizin orda nasil diyorlar..." "Tabii sen bilmezsin simdi bunu, senin yasadigin ulkede yok bu kavramlar..."
 
 Kayboldugunuzu hissedersiniz... Artik hicbir yere ait degilsinizdir. Ne zaman birine "yahu İstanbul'da kalsam mi?" diye sorsaniz, "aklini peynir ekmekle mi yedin, ne var burda, cennet gibi yerde yasiyorsun, sacmalama" cevabini isitirsiniz. Gercekten iyiliginiz icin mi boyle soyleniyordur, yoksa artik yoklugunuza mi alisilmistir, karar veremezsiniz.Caniniz daha da yanar...
 
 Zordur İstanbul'u ozlemek. Çunku ozlemeye bir basladiniz mi, ardi arkasi gelmez bu meretin...
...
 

Evin içinde bir oda , odada İstanbul   /   Odanın içinde bir ayna , aynada İstanbul   /   Adam sigarasını yaktı , bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı , çantada İstanbul   /   Çocuk bir olta atmıştı denize , gördüm   /   Çekmeğe başladı , oltada İstanbul
Bu ne biçim su , bu nasıl şehir   /   Şişede İstanbul , masada İstanbul   /   Yürüsek yürüyor , dursak duruyor , şaşırdık
Bir yanda o , bir yanda ben , ortada İstanbul   /   İnsan bir kere sevmeye görsün , anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/11/2009 - ...Yazgıma, ...Yazgına

… yazgıma, … yazgına aşka, öğretene
kahra, verdirene

Bu bir veda bildirisi. Bu haziranın hazin hikayesi.

Ey izbelerde sakladığım hünefşân aşkım! Sana adadığım kelimeler koyu karanlık gecelerde, yağlı urgan misali boğuyor benliğimi. Sen her haziran nakaratı oluyorsun bu pejmürde şehrin.
Ne balkona yuva yapan güvercinler,
ne de ak gerdanları yetmiyor dağılan eskileri toplamama…
Bilesin ben kahra değil ey fütursuz hezâr!...
Kahrı verdirene sevdalıyım...
Ve,
bu anlattıklarım gerçek bir kahrın hikayesi. Kelimeler soluk soluğa… Dağ ağırlığı sırtlarında. Nicedir hoyrat yollarda, seyran eyledim durdum… Yağmurlar yağdı, ben yaşlandım… Heybem de naçar yazgı. Bana kekre gülüşler kaldı.
Her mevsim değişti de yalnızlığımın rengi, şehr-i hazan değiştirmedi karaya boyanan ezgisini. Bin âh çektim yetmedi…
Âh çamlıca…!
Dillerin olsaydı bu melâli nasıl anlatırdın kim bilir??? Kıyamazdın bu elem kokan yüreğin mesnevisini kimselere anlatmaya…
Bilirim Haziran da aşiyân’lar ağyara bırakılır. Kuraklık baş gösterir yüreklerde.
Bir ömürlük âh,
bir sıkımlık can kalır ortada.
Oysa ben,
on dörtlük dolunay aşkına incitmedim sevdamı…. İncitmedim!
İnciler getirdim sana, yağmalanmış denizlerden çıkartılmış…
Şimdi dinle!!!
Bir ömür nasıl dar ağacına çekilir…,
Bir tarih nasıl deftere not edilir…,
Bir aşk nasıl yaşanır gör..., ve öl!!!
Bu gün bir daha söylememek üzere unutuyorum bu şarkıyı… Unutuyorum…
Çünkü ben, çoktan alıştım intizârı yaşamaya. Çünkü ben inandım ki, hayat bulunan yerde kaybedilir…
Sen gönlümün ilk baharıydın. Öldün ve son oldu baharım… İstedim ki akşam sefaları gibi olsun gidişin. Sabah, yeniden çağırsın seni bahçeme… Olmadı!!!
Tercüme edilmemiş bir yığın gerçek kaldı, senden geriye…
Varsın tüm ölümlerim haziran’a ayarlansın. Varsın kalbi kadar konuşsun sahte aşıklar… Varsın hasret düşsün payıma…
Ne çıkar?
Menevşe’ler tanır kalbimi… Tanır derdimi, kalbimin yegâne sahibi…

Ey … sebebim, .....al ölümüm!
Bu veda sana… Hançeremde bıraktıklarına… Düğümlenişine zamanın…
Şimdi vakit gece. Ağlarım…
Göz yaşlarım gecenin koynunda gizlenir, sonra ki gün güneşe damlar. Güneş bir solukta can verir de, sen hâlâ kelepçelisindir gönlümde. İşte bu veda, bundandır ağırlaştırıyor seni sevmişliğimi…
Kavalım!...
Benim elzem yazgım… Ayrılığa ağıt yakmak bu amansız dile mi düştü?
Dağlar!!! Koy verin gidem… Ellerim de kan gülleriyle dönem…
Ey kavis kelimeler de titreyen kekik kokulu!
Bu veda sana…
Bu veda hoyratlığına…
Arkana bakmayışına…
Ben bu vedayı dillendiren olmayayım diye, elimden geleni yaptım.
Biliyorum… Ben biliyorum da her şeyi, ya sen…
Ancak şu bilinmeli ki, bu veda tarih attığım her güne
ve Haziran’a…
Buna şahit olsun zühre…
Ey ömrümün tüm haziran’larını karaya boyayan!
Bitmedi, daha âhüzarım var. Fazla değil, tek dileğim en az benim kahrım kadar kahırlan…

Kar tanem!!!
Bu ağır veda, hak etmemişliğine rağmen sana…


Ayşe EYYÜPKOCA

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Hasret gönlümü parçalasın, ney gibi delik deşik etsin ki, ben de ayrılık ve özleyiş derdini ney gibi dökebileyim!

Kategoriler

Arkadaşlarım